Bir genel cerrahın odasında görmüştüm ilk kez o cümleyi:
“Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır!..”
Doktorun arkasındaki panoda bir atasözü edasında bana bakan bu sözler beni çok etkilemişti; dalıp gittim geçmişe, çocukluğuma
…… Acı ile ben daha 9 aylıkken tanışmışım. Annemin ısınmak için mangalda yaktığı kömür ateşine düşerek hem de. Sağ elim, yüzüm ve bedenimin bazı bölgeleri yanmış o zamanlar. Benim hatırlamadığım bu acı ile ilk tanışmadan, sağ elimdeki izler aracılığı ile haberdarım zaten.
Çilekeş anacığım beni sırtına alıp kapı kapı doktor aramış. 1950’lerin sonu. Aylardan Ramazan. Vakitlerden Akşam... Öyle tombul, güzel ve albenili bir bebekmişim ki, beni gören herkes “Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır!..” mantığını işleterek sitem etmiş zavallı anacığıma:“Ne ettin de yaktın bu güzel çocuğu!”
Nereden bilsinler ki, çocuğun sadece canı yanıyor; oysa anasının canı, varlığı, benliği, yüreği yanmakta ve o çilekeş ana sırtında yavrusu kapı kapı dolaşarak oğlunun yangınına doktor aramakta...
Acı, acıya dayanmak, acıya dayanmanın kolaylığı, acı çeken ve başkaları… Bu kavramlar hâlâ tüylerimi diken diken eder ve bütün sıcaklığı ile yaşar yüreğimde, beynimde, bedenimde…
Belki de bu altyapının tesiri ile çocukluğum kendi kendime ve çevreme ısrarla yaptığım “Doktor olacağım!” telkinleri ile geçti. Nerede bir hasta, nerede bir hastalık, nerede bir sancı, nerede bir acı gördüysem hep haykırırdım çevreme: “Ben büyüyünce doktor olacağım!..”
………..
7 yaşındaydım, hiç unutmuyorum; hastaydım ve yine acılarla kıvranıyordum. O zamanlar (1965) Urfa’da ne bugünkü gibi 500 yataklı mükemmel bir devlet hastanesi, ne de her türlü hastalığı bilen, tedavi eden doktorlar vardı.
Rahmetli Babam (Tenekeci Mahmut Güzelgöz), beni sırtında taşıyarak doktor ararken Ustası Mukim Tahir’in şu hoyratını okumuştu kulaklarıma:
Yara sızlar!
Ok değmiş yara sızlar.
Yaralının halından
Ne bilsin yarasızlar…
Bu hoyrattı işte; benim o doktorun arkasında gördüğüm “Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır!” sözlerinin tercümesi. Bu hoyrattı işte o gün acılarımı hafifleten. Beni acıya karşı şerbetleyen bu hoyratın tılsımlı, cinaslı sözleri idi belki de...
Gerçekten de hayat her anlamda acılarla, acı çekenlerle, acılara direnenlerle ve acılara karşı “başkası olanlarla” ile dolu değil mi?
Benim yaşadıklarımı, babamın benimle ve diğer kardeşlerimin hastalıkları ile yaşadıklarını halk ozanları, türkü yakıcılar, hoyrat çığıranlar da yaşamışlar besbelli. Hem de yüreklerinin yangınını bedenlerinin yangınlarında dile getirerek yaşamışlar.
Hasreti, gurbeti, sevdayı, ayrılığı; ince hastalığı, kuşpalazını, yanık izlerini, nefriti, Behçeti, kanseri, böbrek yetmezliğini ve daha nice hastalığı iç içe yaşamışlar yüreklerini bedenlerine siper ederek çoğu kez… Çoğu kez çare bulamamışlar gönül yaralarına ve bunlardan mütevellit beden hastalıklarına…
Bu nedenledir ki; türkülerimiz, hoyratlarımız, manilerimiz, bozlaklarımız; dertle, yara ile hasta ve tabiple, acılarla, acı çekenlerle ve yine acıları “başkası olanlarla” iç içe olmuş.
Bakın, Ali Ekber Çiçek’in Erzincan’dan derlediği türkü ne güzel anlatıyor benim baştan beri bir türlü anlatmayı beceremediklerimi:
Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi yürek yarası
Ben bu derde nerden derman bulayım
Efendim efendim benim efendim
Benim bu derdime derman efendim…
Mukim Tahir (merhum) bir Urfa türküsünde, acı çekenlerin, yarası derinlere düşenlerin, gözü yolda kalanların tabip beklemesini bakın nasıl anlatıyor; hiç kimsenin böyle anlatmayı başaramayacağı gibi:
Kapıyı çalan kimdir
Aç bakım gelen kimdir
Yaram derine düştü
Belki gelen hekimdir
Oy Habip Habip Habip
Sensin yarama tabip
Yaralarım sızlıyor
Belki gelen sertabip…
Keskinli büyük Usta Hacı Taşan’da (merhum) hastayı, doktoru ve acılara karşı başkalaşanları anlatıyor bir türküsünde:
Trene bindim de tren sallandı
Zalım doktor ciğerimi elledi
İyi oldun diye köye yolladı
Söyleyin anama da anam ağlasın
Babamın oğlu var beni neylesin…
Hem gurbeti, hem ince hastalığı (verem) hem de çaresizliği yaşayanların yürek sızısını bir Akdağmadeni türküsünde Rahmetli Büyük Usta Nida Tüfekçi derlemiş:
Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baştabip geliyor zehirden acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu…
Melodik yapısı, sözleri, anlattıkları ve hissettirdikleri ile benim en sevdiğim türkülerden birisidir, Kırmızı Gül Demet Demet… Erzurum yöresinden Muharrem Akkuş’tan derlenen türkü o kadar çok şey anlatır ki, birkaç mısrada ve akıp giden melodisinin hüznünde:
Kırmızı gül her dem olsa
Yaralara merhem olsa (balam neni, yavrum neni)
Ol tabipten derman gelse
Şol revanda balam kaldı
Yavrum kaldı; balam neni…
Yaşayan en büyük halk ozanlarından birisi olanNeşet Ertaş kendine özgü Kırşehir söyleyişi ile katılıyor çare arayışlarımıza ve dert söyleşimize:
Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor
Hiçbir tabip bu yarama merhem olmuyor
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen…
Nuri Hafız Başaran’ın (merhum) bu Urfa türküsünde söylediği doktor arayışı mıdır bilinmez! Yoksa doktor bir sevgili arayışı mı? Belki de ustalıkla söylenmiş bir sitemdir hem doktora, hem sevgiliye:
Bahça bar verende gel
Heyva nar verende gel
Hasta düştüm gelmedin
Bari can verende gel…
İnsanın canının cananı gidince, zaten hiç kimseler çare bulamaz ki derdine. Herkes çekilen acılar için bir başkası oluverir oracıkta. Cemil Cankat (merhum) anlatıyor bunu hepimizin çok iyi bildiği bir Urfa türküsünde:
Getti canımın cananı (ay le canım vay le canım bircanım)
Bıraktı beni yaralı (ay le canım vay le canım bircanım)
Doktor gelse tabip gelse (ay le canım vay le canım bircanım)
Bulamaz derdime çare… (ay le canım vay le canım bircanım)
Karadeniz yöresi insanının hiciv yeteneği, derdini anlatmak adına kullanılırsa ve konu da doktor-hasta ilişkilerinde “başkası kim” sorusuna cevap aramaksa bakın Hüseyin Dilaver’den alınan Trabzon türküsü buna nasıl cevap veriyor:
Oy benum sevduceğum
Olur mu böyle keder
Bu Sürmene Yaylası
Onbeş doktora bedel…
Sadece biz acı çekenlerin değil, acıya çare arayan sevgili doktorlarımızın da çaresizliğini anlatmak ancak bu kadar güzel olur bence. Hayriye Temizkalp’ten alınan bir Erzurum türküsü hasta-doktor ilişkisine, bizim de bu yazı ile anlatmak istediklerimize son noktayı öylesine güzel koymuş ki:
Suda balık yan gider (yandın aman aman aman)
Açma yaram kan gider
Yaralıyam bana değme
Baygınam gel gönlüm eyle
Buna tabip neylesin (yandım aman aman aman)
Ecel gelmiş can gider
Yaralıyam bana değme
Baygınam gel gönlüm eyle…
Şimdi herkes bu yazıyı okuduktan sonra kendi çocukluğuna doğru bir gezintiye çıksın. Hayatına, dününe, bugününe bir baksın; yürek yanığı bu mısraların penceresinden…
Nedir acı, kimdir acı çeken? Biz kimin acılarına bugüne kadar başkaları olduk; kim bizim acılarımızın başka yerinde durdu?
En yakınımızdakinin bile acılarına bazen başkası olurken; kendi acılarımıza başkası oluverenlere ne diyebiliriz ki?
Şu hoyratı başucumuza kaydetmekten başka elimizden ne gelir ki:
“Yara sızlar
Ok değmiş yara sızlar
Yaralının halından
Ne bilsin yara sızlar…”